“Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur.” Âli imran 97. ayette kabenin güvenli emniyetli bir yer olduğu bildiriliyor. Ama Kâbe, düşük seviyedeki bir yere inşa edilmiştir. Bu nedenle tarihte yukarıdaki tepelerden akıp gelen sel nedeniyle yıkılmış bazen ise su altında kalmıştır. Kâbe, bunun dışında çeşitli savaşlarda da yıkılmıştır. Depremlerde zarar gördüğü de biliniyor. Bu haller ayetle çelişmiyor mu? Çok acil tşk

Değerli Kardeşimiz;
Ayet-i kerimede geçen “Oraya giren emniyette olur” ifadesinden maksat, oraya giren kimsenin başkaları tarafından zarara uğramamasıdır
Ayet-i kerimelerde zikredilen Kâbe’nin emniyetli ve güvenli bir yer olmasından kasıt, sağlam olup olmaması değildir. Ayette buyrulan ” Oraya giren emniyette olur” ifadesinden maksat oraya giren şahsın emniyetidir. Kâbe’nin güvenliği hakkındaki ayetler müfessirler tarafından oraya kim girerse girsin zarar verilmeyeceği, can güvenliğinin muhafaza edileceği manasında tefsir edilmiştir. Yoksa “Oraya giren emniyette olur” ifadesini Kabe’nin içinin ve etrafının yıkılmaz, sarsılmaz gibi anlaşılması hata olacaktır. Kabe’nin tarihine bakıldığında ise çeşitli tahribatlar olduğu açıktır.  
“Orada apaçık alâmetler, İbrâhîm’in makamı vardır. Oraya giren ise emniyette olur (ona dokunulmaz). Hem ona, (oraya gitmek için) bir yola gücü yeten bir kimsenin o evi (Kâ‘be’yi) haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, artık şübhe yok ki Allah, âlemlerden müstağnîdir (hiçbir şeye muhtaç değildir)!” (Ali İmran, 97)
Rebah ve Süddiye göre;
“Kim Mescid-i Harama girerse emin olur.” ifadesinden maksat, “Şu anda insanlardan kim Mescid-i Harama, girecek olursa o kimse güven içindedir.” demektir. Bu görüşte olanlara göre bir insan cinayet işler de Kâbeye sığınacak olursa kendi iradesiyle dışarı çıkmadıkça ona ceza uygulanmaz. Ancak dışarı çıkmasını sağlamak için kendisine bir şey satılamaz ve kimse tarafından barındırılamaz. Bu hususta Mücahid diyor ki;
 “Abdullah b. Abbas dedi ki. “Bir adam birini öldürdüğünden veya hırsızlık yaptığından dolayı cezayı hakeder de Mescid-i Harama girecek olursa ona bir şey satılamaz ve o kimse barındırılamaz. Ta ki o, açlıktan kıvransın, mescitten çıksın ve kendisine ceza uygulansın.” (İmam Taberi Tefsiri, Âl-i İmran 97)
Kabe ve çevresinin emniyetli bir belde olması ile kastedilen diğer bir mana ise, oradakilerin bol rızıklarla rızıklandırılmasıdır
“Bir de; “(biz) seninle berâber hidâyete tâbi‘ olursak, yurdumuzdan hemen çıkarılırız” dediler. Hâlbuki onları, katımızdan bir rızık olarak her şeyin mahsûllerinin (toplanıp) ona getirildiği, emîn bir hareme (Mekke’ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu (üzerlerindeki ni‘metimizi) bilmezler.” (Kasas, 57)
 “O vakit İbrâhîm de: “Rabbim! Burasını emniyetli bir belde kıl ve halkını, içlerinden Allah’a ve âhiret gününe îmân edenleri mahsullerle rızıklandır!” demişti. (Rabbi de ona) şöyle buyurdu: “İnkâr edene de (ni‘met veririm); fakat onu kısa bir müddet (dünya hayatında) faydalandırır, sonra da onu ateş azabına (girmeye) mahkûm ederim! O varılacak yer ise, ne kötüdür!” (Bakara, 126)
Hz. İbrahim Kabe’nin inşasına başlarken burada bir şehir oluşacağını düşünerek Allah’tan bu şehri, zorbaların saldırılarına karşı güvenlikli bir şehir kılmasını, orada ikamet edecek müminleri de her türlü düşman saldırısı veya doğal afetlere karşı korumasını niyaz etti. Buna karşılık Allah Teâlâ sadece müminlere değil, inkârcılara da dünya hayatında bir geçimlik vereceğini, ama sonunda inkarcıları cehennemin azabına süreceğini bildirdi. (Diyanet İşleri Başkanlığı Tefsiri, Bakara 126)
Kuran-ı Kerimde geçen diğer bazı ayetlerdeki “emin belde” lafzından kasıt Kabe’nin “belde” itibariyle güvenli olmasından dolayıdır
” (Ey Resûlüm! De ki:) “(Ben) ancak, (Allah’ın) haram (ve emîn) kıldığı bu şehrin (Mekke’nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum; her şey ise O’nundur.” (Neml, 91)
Burada kan akıtılması, zulmedilmesi, hayvanların avlanması, ağaçların kesilmesi yasaklanmıştır. Burada, Cenab-ı Hak’kın Beyt-i Muazzamı vardır, yani: en yüce bir mabedi mevcuttur (ve her şey onun içindir) bütün kâinat Allah Teâlâ’nın mahlûkudur, kölesidir, onun için bir ortak ve benzer yoktur. Artık ondan başkası, hiç mâbud edinilebilir mi? (Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri, Neml Suresi)
 “Ve bu emîn beldeye (Mekke’ye).” (Tin, 3)
(Ve bu emîn olan beldeye) de andolsun ki: Burası da, Resûl-i Ekrem’in içinde doğmuş olduğu Mekke-i Mükerreme şehridir. Peygamber Efendimizin gelişiyle de ayrıca şereflenmiştir ve kendi sahası her türlü tecavüzlerden emin bulunmaktadır. O mübarek şehre gerek câhiliye devrinde ve gerek İslâmiyet’in ortaya çıkışı ve yayılmasından sonra gelen insanlar, dâima emîn bir hâlde bulunmuşlardır. Onun dairesindeki hayvanlara, ağaçlara da tecavüz edilmesi caiz bulunmamıştır. İşte bu mübarek beldeye yemîn edilmesi de onun öyle kutsiyetine ve bir feyz ve bereket mahalli olduğuna işaret etmektedir. (Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri, Tin Suresi)
Kâbe’nin kasten yıkılmasına Cenab-ı Hak izin vermemiştir
Bir zamanlar “Tübba'” (Yemen hükümdarı) Kâbe’yi yıkmak istemiş, felç olmuş ve bu işten vazgeçmesi için yapılan tavsiyelere uyunca da iyileşmişti. Bunun üzerine Kâbe’ye olan saygısını göstermek için ona bir örtü yaptırmıştı ki, ilk Kâbe örtüsüdür. Sonraları Ebrehe de fil vakası ile perişan olmuştu. (Elmalı Hamdi Yazır Tefsiri, Hac 29)
Kuran-ı Kerimde geçen ve Fil Vakası adıyla anılan meşhur hadise herkes tarafından bilinir. Yemen valisi Ebrehe, askerleri ve Fil ordusuyla Kâbe’yi yıkmak niyetiyle geldiği Mekke’de Allah tarafında vazifelendirilen Ebabil kuşlarının attığı taşlar neticesinde helak olmuştur.
Fil suresinin tefsirinde, bu olay şu şekilde izah edilir;
Habeşistan hükümdarı Necâşî Ashame’nin Yemen valisi Ebrehe bin Sabbâh-el-Eşrem, Arabistan’ı Hıristiyanlaştırmak hevesine düşmüştü. Bu maksatla, San’a’da Kuleyş adlı büyük ve muhteşem bir kilise yaptırmış ve bütün Arapların yalnız burayı ziyaret etmelerini istemişti.
Fakat Araplar öteden beri senede bir defa Mekke’ye gelir, Kâ’be’yi ziyaret ederlerdi. Âdetlerinden vazgeçmek istememişler ve binâenaleyh, San’a’daki kiliseye bir meyil ve teveccüh göstermemişlerdi. Hattâ bir gün Kinâne kabilesinden bir adam, kiliseye girmek fırsatını bularak kirletmiş, hakarette bulunmuştu.
Ebrehe bundan münfail oldu. Ve durumu inceden inceye tetkik etti. Neticede Arapların en çok ziyaret ettikleri yerin Mekke’de Kâbe olduğunu öğrendi. Yaptırdığı kilisenin umumi bir ziyaret yeri ve bütün Arabistan’ın din merkezi olmasını temin için, burayı yıkmaya karar verdi. Ve fillerle takviye edilen ordusunu harekete geçirdi.
Filli ordu uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Mekke’ye yaklaştı. Yolda birçok Araplar da kendisine katılmışlardı. Nihayet Mekke yakınında bir yerde konakladılar. Ve sağa sola sarkıntılık etmeye başladılar. Bu arada Abdülmuttalib’in de iki yüz kadar devesini alıp götürdüler.
Bunun üzerine Abdülmuttalib, tereddüt etmeksizin Ebrehe’nin karargâhına gitti. Ebrehe’ye Kureyş’in reisi geldiğini ve kendisinin kerim bir kimse olduğunu haber verdiler.
Ebrehe, misafirini çok iyi karşıladı. Ve isteğini sordu.
Abdülmuttalib;
“Askerin, develerimden iki yüzünü gasbetti. Onların iadesini istiyorum.”dedi.
Ebrehe;
“Taaccüb ediyorum. Ben, dininizin rüknü olan Kâbe’yi yıkmaya geldim. Bunu düşünmüyor, benden onun afvını rica etmiyorsun da, develerini istiyorsun.”dedi.
Abdülmuttalib;
“Ben, develerin sahibiyim. Develerimi istiyorum. Kâbenin sahibi ise başka. O dilerse, Kâbe’sini korur, sizi ondan meneder.” diye cevap verdi.
Ebrehe emretti. Abdülmuttalib’e develerini iade ettiler. Alıp Mekke’ye döndü ve Kureyş’i de;
“Korkmayınız, bu Beyt’in sahibi onu muhafaza eder.”diye tesliye etti.
Ebrehe daha önce harp etmek için gelmediğini, maksadının yalnız Kâbe’yi yıkmaktan ibaret olduğunu ilân etmiş olduğu için, Kureyş dağlara çekildi. Ve buradan hâdisenin cereyanını seyretmeye başladı.
Ertesi gün Ebrehe, şehre girmeye hazırlandı. Ve ordusuna hare­ket emri verdi. Görünüşe göre büyük ve mükemmel ordu yürüyecek ve bir mukavemet de göremeyeceği için muhakkak muvaffak olacaktı. Fakat muvaffak olamadı.
Ebrehe’nin “Mahmûd” adlı bir fili vardı. Onu dâima askerinin önünde yürütürdü. Onunla nereye gitse muzaffer olacağına inanırdı. Bu sefer de fili ordusunun önüne kattı. Ancak fili Kâbe’ye doğru yürütmek mümkün olmadı. Hayvan başını ne tarafa çevirseler yürümüş, fakat Mekke’ye çevirdikleri zaman çökmüş, yere yatmıştı. Bu esnada Hak tarafından birçok kuşlar (Ebabil) geldi. Her bi­rinin ağzında ve ayaklarında birer ufak taş vardı. Bunları Ebrehe’nin askerleri üzerine salıverdiler. Ve Ebrehe ölümden kurtulan askerleriyle perişan bir hâlde geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Bu suretle Cenab-ı Hak, Beyt’ini korudu. Kureyş de büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Ve zahmetsizce bir hayli ganimete de nail oldular. (Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/479-481)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de bu hadiseyi şöyle izah etmiştir:
“Sure-i تَرَكَيْفَ اَلَمْ’de nass-ı kat‘î ile beyan edilen ‘Vak‘a-i Fil’ (fil hâdisesi) dir ki; Kâbe’yi tahrip etmek için, Ebrehe namında Habeş meliki gelip, fil-i Mahmûdî namında cesim (büyük) bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke’ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbîl kuşları onları mağlup etmiş ve perişan etmiş, kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe (hayret verici hadise), tarih kitaplarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hadise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın delâil-i nübüvvetindendir (peygamberliğinin delillerindendir). Çünkü velâdete (doğmasına) pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi (doğum yeri) ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybi ve harika bir surette Ebrehe’nin tahribinden kurtulmuştur.” (Zülfikar,19.Mektup)
Tarihte yaşanan tahribatlar ve saldırılarla, Kabe’yi kasıtlı olarak yıkmak arasında fark vardır
 “Sonra (vücutlarındaki) kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atîk’ı (Kâbe’yi) tavâf etsinler!” (Hacc, 29)
Elmalı Hamdi Yazır, bu ayeti şu şekilde tefsir etmiştir;

Atîk, özgür ve hür olmak anlamına gelir. Hürmetli Kâbe de zalim despotların sataşmalarından kurtulduğu için ona bu isim verilmiştir. Bu mânâ bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber’den de rivayet edilmiştir. Buyurmuş ki: “Yani yüce Allah Kâbe’ye “El-Atîk” adını verdi. Çünkü onu zorbaların şerrinden korumuştur. Hiçbir zaman bir zorba ona galebe edemedi.” Bu hadisi, Buhari tarihinde, İbnü Cerir, Taberânî ve daha başkaları, İbnü Zübeyr’den rivayet etmişlerdir. Tirmizî, “hasendir” demiş.

Gerçi Haccac yıktı, fakat onun maksadı Kâbe’yi yıkmak değil, İbnü Zübeyr’i çıkarmaktı, sonra tekrar yaptı. Karmatîler’in Hacer-i Esved’i bir kaç sene alıp götürmüş olmaları da bu kabilden olsa gerektir. (Elmalı Hamdi Yazır Tefsiri, Hacc 29)

Kâbe’nin geçmiş tarihinde yaşanan saldırılarda maksat, Kabe’yi ortadan kaldırmak değildir. Saldırıların sonunda da büyük hasar alan Kabe tekrar yapılmıştır. Fakat Fil vakası ve Yemen Hükümdarı Tubba’nın Kâbe’yi kasten yıkmak istemesi sonucunda ise Cenab-ı Hak buna müsaade etmemiş, şerefli kıldığı bu evi korumuştur.

Allah’a emanet olunuz.